Sırrı Er

Ocak 17, 2011    Kategori: Genel, Sırrı Er   yorum yok »

 
İŞTE İNTİHAL:
www.moralhaber.net muhabiri Dursun Kapaktepe, yaptığı intihallerle gündemden düşmeyen spiker ve yazar Sırrı Er ile bir röportaj yapmış. Yapmış yapmasına da Sırrı Er, eski alışkanlıklarından vazgeçemediğinden (Rahim Er’den, Prof. Dr. Cahit Kavcar’dan, Beşir Ayvazoğlu’ndan, www.karaman.gov.tr’den, misafir.net/archive’den, kuzeyege.net’ten vd.den yaptığı intihaller yetmiyormuş gibi) intihallerine devam etmiş.
 
İşte intihaller:
 
*  Dursun Kapaktepe, http://www.moralhaber.net/makale/sirri-er-milli-kulturun-imhasi-anadil-tahribati-ile-yapilmak istendi/ , 13.02.2011: “Dil,nesiller arasi bir koprudur.Tarihimizin derinliklerine o kopruden gecerek ulasabiliriz.Dunyevi bir menfaat icin Bati dillerinden gunde 40-50 kelime ezberleyen birisi,dedelerinin konustugu ve yazdigi kelimeleri ogrenmemekte mazur sayilmaz.”
 
www.yok10.com/dilimize-giren-yabanci-sozcukler/ – Önbellek – Benzer, 23.11.2008: “Dil, nesiller arası bir köprüdür. Tarihimizin derinliklerine o köprüden geçerek ulaşabiliriz. Dünyevî bir menfaat için Batı dillerinden günde 40-50 kelime ezberleyen birisi, dedelerinin konuştuğu ve yazdığı kelimeleri öğrenmemekte mazur sayılmaz.”
———————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————–
 
*  Dursun Kapaktepe, http://www.moralhaber.net/makale/sirri-er-milli-kulturun-imhasi-anadil-tahribati-ile-yapilmak istendi/ , 13.01.2011:
“Her spikerin ses tonu, diksiyonu, bilgi ve yeteneği her içeriğe uymayabilir.  Spiker denilince ilk akla gelen tür, haber spikerliğidir. Bu tür için diğerlerinden farklı olarak tok ve güvenilir bir ses tonu aranmaktadır.”
*  Metin Kasım, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s25/kasim.pdf: “Her spikerin ses tonu, diksiyonu, bilgi ve yeteneği her formata uymayabilmektedir. Spiker denilince ilk akla gelen tür, haber spikerliği olmaktadır. Bu tür için diğerlerinden farklı olarak tok ve güvenilir bir ses tonu aranmaktadır.”
—————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————
*  Dursun Kapaktepe, http://www.moralhaber.net/makale/sirri-er-milli-kulturun-imhasi-anadil-tahribati-ile-yapilmak istendi/ , 13.01.2011:
“Genellikle eğitimli spikerleri halk yararına, kamu yayını yapan kuruluşlar tercih ederlerken,  manken ve şarkıcılardan oluşan eğitimsiz sözde spikerleri ise özel yayın kuruluşları tercih etmektedirler. Bunun en büyük sebebi, şöhret olmuş kişileri konuşturmak ya da ekrana çıkartmakla seyredilme oranını arttırmak; daha doğrusu reklâm gelirlerini arttırmaktır. Türkiye’de birçok özel ve yerel kanalda bu iş daha vahim boyutlardadır.”
 
*  Metin Kasım, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s25/kasim.pdf: “Eğitimli spikerleri genellikle halk yararına, kamusal yayın yapan kuruluşlar tercih ederlerken, genellikle manken ve şarkıcılardan oluşan eğitimsiz spikerleri ise özel yayın kuruluşları tercih etmektedirler. Bunun en büyük nedeni, şöhret olmuş kişileri konuşturmak ya da ekrana çıkartmakla reytingleri arttırmak, daha doğrusu reklâm gelirlerini arttırmaktır. Türkiye’de birçok özel ve yerel kanalda bu iş daha vahim boyutlardadır.”
 
 
Devam edecek.
 
Saygılarımla,
Hüseyin Movit
Türkçe Gönüllüleri-Dil İzleme Grubu Kurucu Başkanı/Eleştirmen
 
pandispanyagazetesi@gmail.com

Sırrı Er

Ocak 13, 2011    Kategori: Genel, Sırrı Er   yorum yok »

Kimden: pandispanya gazetesi <pandispanyagazetesi@gmail.com>
Tarih: 13 Ekim 2007 Cumartesi 15:52
Konu: İşte intihal
Kime: OĞUZHAN GÜNGÖR <eflatun@eflatunbebek.com>, smmm@gungormusavirlik.com

İŞTE İNTİHAL (13 Ekim 2007’de www.eflatunbebek.com’da yayımlanmıştır.)

Moral Haber’in acar köşe yazarı Sırrı Er, hiç çekinmeden Cem
Sökmen’in, Ufuk Ötesi dergisinde Mayıs 2004’te yayımlanan yazısını,
“Öztürkçe Saçmalığı” başlığıyla  köşesine taşımış.
 Sırrı Er bunu hep yapıyor.
 Her zaman olduğu gibi, Sırrı Er’e cevap hakkı tanıyorum. Cevap
verirse, noktasına virgülüne karışmadan aynen yayımlarım.
 İşte, Sırrı Er’in mahut (adı geçen) yazısı…

 Not : Sırrı Er’in yazısının altındaki Muhammed Resul’e ait yoruma
dikkatinizi çekerim.
Öztürkçe saçmalığı
20/10/2006 – 16

SIRRI ER MORALHABER

Vaktiyle Türkiye’de çalışan bir Profesör Türkçe öğrenme çabalarından
15 gün içinde vazgeçmiş. Sebebini soranlara “15–20 yıl arayla yazılmış
metinler arasında insanı dehşete düşüren farklılıklar var, Türkçe
öğrenmek için uğraşacağıma gider iki ayrı dil öğrenirim daha iyi”
demiş. Türkiye neden böyle diye düşünenlere son derece açık bir
cevap… Ahmet Cevdet Paşa kriz kelimesiyle ilk defa karşılaştığında
bir gece sabaha kadar uyuyamamış ve düşüne düşüne en sonunda bu
kelimenin yerine buhran demeyi uygun bulmuştur. Sonraki nesilden
Peyami Safa 4400, Ahmet Hamdi Tanpınar 4200, Yahya Kemal 4000
kelimeyle yazıyordu. Biz bugün 250–300 kelimeyle anlaşmaya
çalışıyoruz.

Beş bin yılda örülmüş, işlenmiş Türkçe’nin samimi olmayan
“öztürkçecilik” faaliyetine kurban gidişini seyretmişiz maalesef. Türk
tarihinin hiçbir devrinde kullanılmamış kelimeleri, öztürkçe diye
garabet numunesi bir kavramın arkasına sığınarak anlaşma değil kafa
karıştırma niyetiyle piyasaya süren zihniyet hâlâ iş başında. Bu
faaliyetlerin samimi olmadığını söylemekte bir sakınca yok.

Buna en açık bir misal olarak Nurullah Ataç’ın şu itirafını gösterebiliriz:

“Ben yıllardan beri öztürkçenin savunuculuğunu yapıyorum diye bazıları
benim Türkçeyi çok sevdiğimi zannediyorlar. Hayır, ben bu milletin
Latince kökenli bir dil konuşmasını istiyorum, fakat mevcut zengin
haliyle bu çok zor. Ancak bu dili körelte körelte bir kabile dili
haline getirirsek buna mecbur olur.”

Bu çabalar büyük bir hassasiyetle sürdürüldüğü için bugün karmakarışık
bir dil konuşuyoruz. Türk-İslam kimliği ve medeniyeti çerçevesinde
düşünmek hedefini taşırken kendi kelimelerimizi kaybettiğimiz için
düşünceyi de kaybediyoruz.

Yerli bir hayat tarzına ve duruşa sahip olmak istiyoruz ama hepimizin
dilinde bütün yerine tüm, hayat yerine yaşam, hanım yerine bayan
kelimeleri dolaşıyor. Binlerce yıllık kelimelerin yerine 30–40 yıllık
kelimeleri kullandığımız zaman yüzyılların birikimi bizim için
kullanılamaz hale gelir. Yani ne hafızadan, ne düşünceden ne de
kültürden bahsedebiliriz. Cemil Meriç “Hakikatte dil davası yok, Türk
insanının hafızasından iğdiş edilmesi var.” diyor. Çünkü yine onun
ifadesiyle “Kelimeleri tarih yoğurur.” Kelimeler, mana yükünü milletin
benimsemesi ve kullanması ölçüsünde alırlar. Bu anlamda tarihin ve
kültürün dışında oluşmuş bir dil yoktur diyebiliriz. Dil bir milletin
tarihi macerası içinde gelişir.

Hanım yerine bayan dersek sadece bir kelimeyi değil bir medeniyeti
kaybederiz. Çobanları sadrazamlığa taşıyan kültürümüzde herkes
itibarını ve cemiyet içindeki yerini kendi şahsiyetiyle ve
davranışlarıyla inşa etmek zorundadır. Herkes önce ismini
parlatmalıdır. Dikkat edersek Efendi, Bey, Hoca, Paşa gibi bizim dünya
görüşümüze ait unvanlar isimden sonra gelirler. Batı’da ise Prenses,
Kont, Dük gibi unvanlar hep isimden önce gelir, hatta bu unvanların
bazıları parayla satılır. Biri mücerrete diğeri müşahhasa bağlı iki
dünya görüşü işte böylesine farklı şekilde kültürleri etkilemiştir.
Bunun için dilini kaybedenler yalnız kelimeleri değil değerlerini ve
kimliklerini de kaybetmiş olurlar.

Kavramlar kelimelerden yola çıkarak, kelimeler işlenerek ortaya
konulur ve yerleşir. Dilimizi koruyamazsak asırların birikimine ve
medeniyetimizin ürettiği kavramlara uzak kalırız.

Herhalde bundan dolayı Cemil Meriç; ‘Ve boş bir odada yanan lamba. Ve
hiçbir susuzluğu gidermeden akan başıboş bir ırmak. Düşünüyorum.
Kerpiçle Süleymaniye kurulmaz.’ diyor.

Yani yapılması gereken temel kavramları ve esasları doğru dürüst
anlayıp hem ölçülerimizi yeniden parlatmak hem de yeni kavramlar
üretmektir. Biz bugün hafıza yerine bellek dediğimizde sadece bir
kelimeyi değil hafızamızı kaybetmiş oluyoruz. Hafıza kelimesiyle
birlikte hafız, muhafaza, mahfuz gibi akraba kelimeleri ve netice
bunlarla düşünmeyi kaybediyoruz.

Dil meselesini medeniyet çerçevesinde ele alabilirsek dilin kültür ve
tefekkür için ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. İşin dikkat
çekmek istediğimiz bir başka yönünü de rahmetli Peyami Safa bakın
nasıl özetliyor:

“Hepimizin kendimize göre bir lisanı var. İki kişi aynı dili konuştuğu
halde, biri ötekini anlayabilmek için onun söylediklerini kendi içinin
diline tercüme eder.” Burada ayakları üzerinde sağlam duran bir
bütünün derinliği ölçüsünde asliyeti ve şahsiyeti içinde barındırması
vardır. Kaliteli, ufku geniş hakiki aydınlar ayrışma ve anlaşamamanın
temsilcisi olmak yerine ortak dili inşa etmeye, kültür birikimine
derinlik sağlamaya çalışırlar…

******

Geçen günlerde bir haber ilgimi çekti. Habere göre “Türkçede 110 binin
üzerinde kelime olmasına karşın, nüfusun büyük bölümü günlük hayatta
ortalama 250–300 civarında kelime kullanıyor.” İnanabiliyor musunuz?

Yapılan araştırmalarda özellikle kırsal kesimde insanların günlük
sadece 40 – 50 kelime kullandığı görülüyor. Sadece ana kelime sayısı
78 bin olan ve dünyanın en zengin dillerinden biri olma özelliğini
taşıyan Türkçeyi, nüfusun çok büyük dilimi gerçek anlamda bilmiyor.
Çünkü bu büyük kitle ortalama 250–300 kelime ile yetiniyor. Diğer
kelimeler ise neredeyse hiç kullanılmadığı için adeta köreliyor. Bu
nedenle ifade gücü azalan kişiler konuşmalarında (şey), (yani), (ııı)
gibi ses taklitlerini hiç hoş olmamasına karşın sıklıkla
kullanıyorlar.

Üstad Necip Fazıl; yıllarca yazdı bunu. Ancak “okuyan bir toplum”
olmadığımız için ve belki de onun kullandığı kelimeler o meşhur
250–300 kelimenin dışında olduğundan dinlemekdik, anlamadık.
Geldiğimiz nokta ise birbirini anlamayan, kendisini ifade edemeyen,
çığ gibi problemler altında ezilen insanların oluşturduğu mutsuz bir
toplum.

Hiç düşündünüz mü, acaba onca hır gürün nedeni aslında bu olabilir mi?
Kendimizi ifade edemedikçe, karşımızdakini anlamakta zorlanınca mı
kavgaya başvuruyoruz? Toplumumuzda küfürün bu denli yaygın olması,
argo dağarcığımızın zenginliğinin nedeni aslında bu olabilir mi?

Sözlü ya da yazılı tartışma ortamları iletişim araçlarının
yaygınlaşması üzerine çeşitlendi, ucuzladı ve arttı. Artık her
kesimden, her meslekten, her eğitim düzeyinden insan fikirlerini bir
yerlere ulaştırabiliyor.

Evet, ulaştırılan bir şeyler var, ama bu ulaştırılan kelimeler o
fikirleri yansıtabiliyor mu? Hatta daha da ötesi; sadece birkaç yüz
kelime kullanan insan ne kadar fikir üretebilir ki? Düşünceyi birkaç
yüz kelimeye hapsederseniz hangi mesele ile başa çıkabilirsiniz, hangi
çözümleri üretebilirsiniz?

Sonuç kaçınılmaz olarak yanlış anlamalar, sürtüşmeler ve kavgalar
şeklinde yansıyor tüm topluma. Belki diline hakim olarak, kendisini
ifade ederek ortak zeminlerde anlaşabilecek insanlar ve görüşler bu
kavga dövüş ortamında birbirlerine düşman oluyorlar. Anlaşma ve
uzlaşma zemini kalkıyor ortadan. Böylece sevgi, saygı, hoşgörü gibi
kavramları da unutmaya başlıyoruz. Kavramları unuttukça kelimeleri de
kaybediyoruz. Tam bir kısırdöngü anlayacağınız.

Bizler derdimizi sadece 250–300 kelime ile anlatıyoruz. Eğitim düzeni
ve seviyemizin durumu ortada. Bu sistemle kısırdöngünün kırılması
imkânsız.

 Yorum Ekle

 Yazdır

 YORUMLAR

Muhammed Resul  17-11-2006, 16:14:08
Sırrı Bey’in imzasını taşıyan yukarıdaki yazının neredeyse ilk
yarısının tamamı (Yani yıldıza kadar olan kısmı) daha evvel Ufuk Ötesi
dergisinde başka bir isimle çıkmıştı. Hatta hangi sayıda olduğu da
aklımda 2004 Mayıs sayısıydı sanırım. Çok beğenmiştim bu yazıyı…
Ancak ya Sırrı Bey müstear isim kullanmıştı veyahut da yazarı
başkaydı.

Show TV

Ocak 12, 2011    Kategori: Genel, Show TV   yorum yok »

Büyük hatalarla ses getiren “Muhteşem Yüzyıl”da Engin Günaydın, dizi kotarıcıları (Senaryo Yazarı Meral Okay ve Yönetmenler Yağmur ve Durul Taylan) tarafından “Harem ağası” rolüne soyundurulmuş. Dizinin danışmanı (!) Erhan Afyoncu da münasip görmüş, Engin Günaydın da rolü kuzu kuzu üstlenmiş. Osmanlı tarihinden bihaber (habersiz) dizi yöneticileri, ömrühayatlarında “ak ağa” terimini duymamış olacak ki beyaz ırktan birine, “harem ağası” diyor ve dedirtiyorlar!
Yapıtlarında “Dramaturg” desteği almayan yönetmenler, “‘harem ağası’ denilen kişi, elini kolunu sallaya sallaya Harem’de dolaşabilir mi?” sorusuna cevap verebilirler mi acaba?
Meraklısına notlar:
Harem ağası: Osmanlı saraylarında ve büyük konaklarda haremle selamlık arasında hizmet gören zenci köle, hadım ağası (bk. Türkçe Sözlük-TDK).
Ak ağa: Haremlerde hizmet gören hadım ağalarının beyaz ırktan olanı (bk. age.).

Altan Tanrıkulu

Ocak 9, 2011    Kategori: Altan Tanrıkulu, Genel   yorum yok »

YOKSA ÖZCAN MACAR MIYDI?
 Altan Tanrıkulu’nca hazırlanıp Yapı Kredi Bankası tarafından da yayımlanan, “Fenerbahçe Tarihi” adlı kitabın 85. sayfasında yer alan Csepel-Fenerbahçe maçına ait bir fotoğrafın altındaki yazıda, Fenerbahçe’nin bir atağını Macar kalecisinin önlemeye çalıştığı belirtiliyor. Belirtiliyor ama söz konusu fotoğrafa bakanlar, yumruğa çıkanın, Macar takımının kalecisi yerine Özcan Arkoç olduğunu ve kendisinin yardımcısı konumunda da Akgün, Mehmetçik Basri, Osman ve Şeref’in bulunduğunu görüyorlar.





Arama


Hakkımda

İsim: Hüseyin Movit
Meslek: Genel Yayın Yönetmeni, Düzeltmen
Şehir: İstanbul
Kişisel sayfam


Kategoriler


Arşiv


Bağlantılar


Meta


RSS takip